HaZeN

Siyahi

Posted on: Aralık 30, 2008

51729eb3873c2800e4246e64e40991a4

hayatıma musallat oldu yarının düşüncesi,

Bugünüm dünümün gebesi,

beni bitirir bu dertlerin hepsi,

ateşten gömlekimsi

Reklamlar

6a273b5ea6c40ba173655c8da408760a

Sana bir çocuk gerek, her şeye hayretle bakacak.

Bir zamanlar çocuktun, görürüdün.

Büyüdün, kör oldun.

Sana bir çocuk dili gerek, “niçin” diye soracak.

Evvel zaman içinde çocuktun, sorardın.

Büyüdün, unuttun.

Sorularını yitirdin sen.

Cevaplarsa dereler gibi akıp gidiyor önünden, göremiyorsun.

Düşünmüyorsun, düşünmeyişini de düşünmüyorsun.

Güzel bak, güzel gör! Sana hayret yakışır!

Yağmur yağıyor, seller akıyor, ama camdan bakan sadece arap kızı.

Senin işin başından aşkın.

Kafan bir odun deposu adeta,genel kültür kapısında giren lüzumsuz bilgilerin işgali altında. Onlara bir ateş ver, üfür dumanını, savur külünü, belki NURA dönüşür.

carpadiem

n1133065912_167039_9593

Bekleyiş…

Kafam avuçlarımın arasında, karalar bağlayarak değil bu bekleyiş…

Bir umut, bir hayal uğrunda göz bebeklerimin yorgunluğuyla, uykusuzca bir bekleyiş…

Hayatın akış hızına paralel koşarken adımlar, saatin en hoyrat sesidir tik taklar.

Ne kadar da çok duyar oldum bu aralar…

Sol yanım sıcak, sağ yanım soğuk…

Bedenimin ortasında ateş yaksam, ağzımdan çıkan her söz dilimde kül olur, belki susarım…

Beklemek: konuşmadan öylece beklemek

bakmak sağa sola.

ve susturmak mıdır  sol yanımdaki ateşi ?

Sönmeyecek…

Ama sönmeli… DUR!

Ey sözcük:

Savur külleri dilimden ve çık artık humarsızca..

Bitsin bu bekleyiş

YETER!

b20.jpg

Takvimimde işaretlediğim “hergün” hayal kırıklığı olarak yaşadığım” gün”e dönüyor..

Son zamanlarda , artık üzüleceğim olaylara bile üzülmeme tepkisini vermeyi öğrendim…

Bağırmak  istiyorum, ama bıraktığım nefes bana dönmeyecek şekilde olmalı …

Ne garip değil mi , konuşuyorsunuz ama konuştuğunuz her kelime size geri dönüyor …

Hayat aslında inişiyle yokuşla hep aynı, sadece rol alan kişiler ve oynama şekilleri farklı…

Ben Hayatı artık ” hayırlısı olsun “O” biilir” şeklindeki cümlelerimle idare etmeyi öğrendim..

Dayanacağım yere dayanıyorum ve hayata teslim olmuyorum …(teslim olduğum yer belli…)

Ama o kadar yorgunum ki bedenim dayandığım kapıya umarım ağır gelmiyordur..

 

Bu yolda göze alınan her dava gençtir..

Her

Genç dava ise;

Kazanılmayı beklemektir…

 “Kazanmayı istiyorsak eğer, davamızı doğru yönde yönlendireceğiz..”

 

 

Renkler

Posted on: Ağustos 1, 2007

(Bu yazı dikkatimi çekti sizinle paylaşmak istedim..)

 Griler, kahverengiler, siyahlar ve illa ki laciverd… İlkokul önlüklerimiz, lise üniformalarımız, binalarımız, kalabalıklarımız, hatta genç kızlarımız… Hep aynı renkler, hep aynı tonlar… Eşarplarımız, pardesülerimiz, çantalarımız, politikacılarımız, devlet dairelerimiz, hallerimiz, hatta tebessümlerimiz… Hep aynı, hep aynı… Genç kızların kahverengi ya da gri giyindiği, ilkokul binalarının camlarının griyle boyanarak kapatıldığı bir memleket renklerle, renkleriyle barışık değil demektir. Milletçe sözleşmiş gibi hep aynı renklere bürünürüz. İdeolojik olarak çok farklı yerlerde duran insanlar bile iş renklere gelince pek bir benzeşirler tercihlerinde. Sosyal demokrat bir öğretmen ya da muhafazakar bir bürokrat, solcu bir öğrenci veya İslamcı bir şair… nihilistleri de idealistleri de pragmatistleri de aynı tonlarda… hep aynı renkler hep aynı tonlar… Kimisi “ağır” kimisi “ciddi”, kimisi “mütevazı” kimisi “ahlaklı” görünebilmek için… Sanki çıkarsak bu kültürel renk skalasından “hafifleşmek”ten korkuyoruz. Bilhassa kadınlar… Kamusal alanda var olabilmek için kadınlıklarını, bedenlerini, cinsiyetlerini perdeleyebilmek için hep koyu hep mat renklere bürünen kadınlar… Çoğu zaman düşünmeden, alışkanlık icabı, öylesine işlemiş içimize hangi renkleri giymenin daha doğru hangilerini giymenin yakışıksız kaçacağı… Somut yasaklar değil, soyut öğretiler ve kültür renklerimizi sansürleyen. Türkiye de kalabalık bir caddede yürümek ağırlıklı olarak kahverengi ve laciverd bir deryada yürümek demektir. Mevsimlerden bahar, aylardan nisan olsa bile. Şehirlerimizde renkli tek yer var: çocuk parkları. Onlar da sıkışmışlar apartman aralarına; daracık, ufacık körpecik kalıvermişler. Büyümek demek renklere küsmek demekmiş gibi, çıkartıvermişiz hayatımızdan kırmızıları, sarıları, turuncuları. Hindistan a, Japonya ya, Fas a, Meksika ya, Güney Afrika ya gidip, oradaki renklere âşık olarak dönen çok insan tanıyorum. Bu yabancı ülke seyahatlerinde çektikleri fotoğraflarda hep bir renk açlığının, renk sarhoşluğunun izleri var. Çingene pembesi bir kapı, turkuazlara bürünmüş bir yaşlı kadın ya da mor-yaldızlı süslerle bezenmiş merdivenler bulunca dayanamayıp hemen kare kare fotoğrafını çekmemizin bir sebebi de renklere bu kadar hasret olmamız değil mi? Türkiye den grup grup “renk turları” düzenlenmeli dünyanın başka memleketlerine. Belki o zaman daha iyi anlayabiliriz, kendisine canlı capcanlı renkleri yasaklamayan kültürler de var bu dünyada. Renkleri azaltmak ya da sansürlemek, yaşam zevkini, yaşamı zevkli kılan yanları da azaltmak, sansürlemek demek. Tektipleşmek, aynılaşmak, farklılıklardan korkar olmak, yaratıcılıktan korkar olmak, bireysellikten korkar olmak demek. Ne zaman, nasıl yitirdik renkleri böylesine? Osmanlı dan kalma minyatürlere bakıyorum, müthiş bir renk cümbüşü. Turuncular, sarılar, pembeler, eflatunlar… Görüntüdeki çeşitlilik kelimelere de yansımış, Osmanlıca onlarca, tonlarca kelime bulabilirsiniz ara tonları tanımlamak için. Nilfam, zerdfam, zeytuni ya da şarabi… Zaman içinde çoğu unutulmuş, dilden ayıklanmış kelimeler… Renklerle beraber kelimeler de gitmiş. Geriye kalan kahverengiler, griler, laciverdler… Canlı renkleri, hele hele pembeyi sevmeyen bir toplum bizimki. Kızlarına Pembe ismini koyan nadir memleketlerden biri olsa da…  

03 Nisan 2007(Elif Şafak’tan alıntı)

İstanbul, Süleymaniye’de başlıyor ve bir masalın en heyecanlı yerinde ve İstanbul’un en ücra köşesinde, korna sesleriyle son buluyordu.

Gün bitiyor, İstanbul gülümsüyor, bir sonraki gün, bir başka yolculuk bekliyordu seni.

 Gerçeklerin ve güzelliklerin kucağında yapılacak olan, çok uzun ve bir o kadar da zevkli bir yolculuk seni bekliyordu.

İnsanın yüreğinde saklı bir koskoca kent,

İstanbul, seni bekliyordu.(Alıntı)

İstanbul  gezimde çekip aktardığım bazı fotoğraflar….


 

Perşembe günü Kaz dağının “Ayazma” piknik yerindeydik.Durmadan akan sularıyla seyrine doyum olmayan ve insanın dilinde bıraktığı değişik su tadlarıyla , gerçekten tam tefekkurluk bir yer burası.İmkanı olan herkesin gitmesini tavsiye ederim

adsiz-2.jpg

 Kaz dağları deyince sadece durmaksınız akan suları aklımıza gelmiyor tabiii.Dağın ismine “kaz” denilmiş ve bir efsaneyle kendini bize  bu isimle duyurmuştur.Adı üstünde efsane dilden dile aktarılırken bir çok versiyonu çıkmış. Benim duyudğum Kaz dağı efsanesi ise şöyle:

Kaz dağlarında çok güzel bir kız yaşarmış ve adına da Sarıkız derlermiş, gel zaman git zaman Sarıkız’ın güzelliğini çekemeyenler onun hakkında kötü yola düştü diyerek dedikodu yaymaya başlamışlar ve onu lanetli ilan etmişler, babası da Sarıkız’ı alarak Kaz dağının zirvesine bırakmış. Sarıkız dağda dolaşırken yanına bir kaz gelmiş ve ona birkaç yumurta vermiş Sarıkız bunları saklamış ve bir süre sonra kaz yavruları yumurtalarından çıkıp büyümüşler. Günler günleri aylar ayları kovalamış bir gün kar ve tipiden yolunu şaşıran iki yabancı Sarıkız’ın yaşadığı zirveye sığınmak zorunda kalmış. Sarıkız bu yabancıları kurtarmış, beslemiş ve sağlıklarına kavuşturmuş. Bu yabancılar dağdan indikten sonra köy halkına “Kaz dağlarında çok güzel, ermiş bir kız yaşıyor” demişler. Bu sözler Sarıkız’ın köyüne, anne ve babasına ulaşmış. anne ve baba çocuklarına duydukları özleme daha fazla dayanamayarak Sarıkız’ın yanına gitmişler. Sarıkız zirvede onları bekliyormuş sevgi ve hasretle kucaklaşmışlar, bir ara baba kızından su istemiş, Sarıkız hemen şimdi diyerek avuçları ile babasına su içirmiş, babası suyu nereden aldın deyince de “elimi uzattım, denizden aldım” demiş, anne ve baba böylece kızlarının gerçekten ermiş olduklarını anlamışlar ve geri dönmüşler…

….

Ayazma’da ağaçlar çok yüksek olduğu için karanlık bir hava mevcut , sanki saat hep yedi gibi…O yüzden çektiğim resimler genelde karanlık çıktı .İşte çekebildiğim bazı güzel görüntüler 🙂

hpim1396.jpg adsiz-3.jpg

Burası da suyun kaynağı ;

adsiz-4.jpg

Bir Rivayete göre de , Ayazma’da yer alan mağralarda ayılar yaşamakta ve bu ayılar ilkbaharda karların erimesiyle birlikte kaynaktan gelen sularla mağaralardan dışarı çıkmakta imiş.

(Hatta biz piknikteyken bir tane ayıyı yetkilliler arıyordu 🙂 )

Rabbim herşeyi o kadar güzel yaratmış ki, şükretmek dilimize zor geliyor ….